30 Nisan 2008 Çarşamba

Telgrafin icadı

Tarihçiler pek bayılır: 1844 yılında Samuel Morse, Washington’dan Baltimore’a İncil’den bir ayet geçti güya: "Tanrı neler yaptı!" (What hath God wrought). Hadi oradan! Tanrı’nın bir şey yaptığı yoktu; insanın kendi doğasına, zamanın doğal akışına ve yeryüzünün coğrafi dengesine karşı açtığı ilk mekanik savaşın başlangıcıydı o.

Telgrafı bize ne diye yutturdular? "Bilgiyi ışık hızına ulaştıran dahi buluş." Peki arkasında bıraktığı enkazı kim konuştu? Hiç kimse.

Her şeyden önce telgraf, insanın binlerce yıldır doğayla kurduğu organik zaman algısını kökünden dinamitledi. Eskiden bir haberin değeri, onun katettiği yolun ağırlığıyla ölçülürdü. Bir elçi yola çıkar, düşünce olgunlaşır, mektubun mürekkebi kururken insan ne yazdığını, ne hissettiğini tartar; haber yerine vardığında dünya zaten biraz değişmiş, öfke dinmiş, akıl başa gelmiş olurdu. Morse’un o mekanik tıkırtıları ne yaptı? Dili kuşa çevirdi. Noktalar ve çizgiler... İnsanın kelimelerini, inceliğini, üslubunu kırptı; her şeyi kelime başına para ödenen, duygudan arındırılmış soğuk birer ticari komuta dönüştürdü.

Daha da fenası; telgraf insanlığı "bağlamından koparılmış çöp bilgi" çağına fırlatan ilk mancınıktır. Neil Postman’ın da hakkını teslim ettiği gibi: Telgraftan önce bir insanın bilmesi gereken şeyler, doğrudan etki edebileceği, eyleme geçebileceği çevresiyle ilgiliydi. Telgraf geldi ve birdenbire bin kilometre ötedeki bir yangından, hiç görmediğin bir madendeki göçükten ya da Londra borsasındaki pamuk fiyatından anlık haberdar olmaya başladın. Peki ne yapabilirdin bu bilgiyle? Hiçbir şey! İnsanı, hiçbir şey yapamayacağı devasa bir enformasyon tufanı altında çaresiz, kaygılı ve pasif bir izleyiciye dönüştüren ilk musluk işte o gün açıldı.

Bir de şu "dünyayı birleştirdi" masalı yok mu... Telgraf hatları nereye çekildi sanıyorsunuz? Kıtalararası kablolar okyanusların dibine barış güvercinleri uçsun diye mi döşendi? Sömürgeleri Londra’dan, Paris’ten bir parmak hareketiyle yönetmek, askeri birlikleri hızla cepheye sürmek ve küresel sermayenin kanını daha hızlı pompalamak için döşendi. Gücün ve tahakkümün menzilini uzattı, hepsi bu.

Bugün sosyal medyadaki o 140 karakterlik sığlıktan, 15 saniyelik dikkat süresinden, derinliksiz ve bağlamsız haber bombardımanından şikâyet edip duruyoruz ya... İşte o zihinsel çürümenin temeli, Morse’un o manasız tıkırtıları bir "ilerleme" zannedilip alkışlandığı gün atıldı. Hızlıydı, evet. Ama bizi daha akıllı değil; sadece daha aceleci, daha tahammülsüz ve daha telaşlı yaptı.

29 Nisan 2008 Salı

Matbaanın İcadı

Bütün ezberlerin kraliçesi, aydınlanma masallarının baş tacı geldi işte: Johannes Gutenberg ve onun meşhur hareketli harfleri! Okul kitaplarında ne okuduk? "Matbaa geldi, bilgi demokratikleşti, insanlık karanlıktan kurtuldu." Bize öyle bir anlattılar ki, sanırsınız 1450’lerde Mainz’da o presin kolu ilk kez aşağı indiğinde yeryüzüne birdenbire bilgelik, huzur ve kardeşlik yağdı.

Geçiniz bu romantik masalları.

Gutenberg o presi kurup kurşun alaşımlı harfleri dizdiğinde, hakikati serbest bırakmadı; bilginin endüstrileşip bir tüketim metasına, organize bir propaganda silahına dönüşmesinin kapısını araladı. Matbaadan önce kitap bir emektin, bir ruhtu. Bir kâtip bir ömrü bir sayfaya verirdi; her harf düşünülerek, tartılarak, ibadet eder gibi yazılırdı. Sayfa sayısı azdı ama o sözün bir ağırlığı, bir edebi, bir hürmeti vardı. Matbaa ne yaptı? Sözü seri üretime soktu. Düşünceyi torna tezgâhına bağlayıp fabrikasyon bir nesneye çevirdi.

"Bilgi çoğaldı" diyorlar. Çoğalan bilgi değil, cehaletin ve bağnazlığın gürültüsüydü! Gutenberg’in bastığı ilk şeylerin ne olduğunu sanıyorsunuz? Bilimsel tezler mi? Felsefi başyapıtlar mı? Hayır; kilisenin günah affetme belgeleri (endüljanslar) ve fanatik din broşürleri! Matbaa, Avrupa’yı aydınlatmadan önce en az iki yüz yıl boyunca din savaşlarının, mezhep çatışmalarının ve cadı avlarının yakıtı oldu. Eskiden bir köyde ortaya çıkan fanatik bir vaizin hezeyanları o köyün sınırlarında eriyip giderdi; matbaa sayesinde aynı zehir birkaç ayda binlerce kopyayla tüm kıtaya yayıldı, milyonlarca insanın kanının döküldüğü 30 Yıl Savaşları'nın fitilini ateşledi. Yani o pres, sadece mürekkep değil, oluk oluk kan da bastı.

Üstelik insanın binlerce yıllık belleğini de bir vuruşta felç etti. Matbaadan önce insan aklı hafızaydı, sözlü kültürdü, aktarımdı, derin bir muhakemeydi. Sokrates boşuna mı yazıya mesafeli durmuştu? Matbaa, insan hafızasını tamamen dışsallaştırdı. Düşünmeyi kağıda devrettik, zihnimizi bir kütüphane rafının insafına bıraktık. Rafta duran cildi "kendi bilgisi" sanan, kibri boyundan büyük modern insanın tohumu orada atıldı.

Bugün her önüne gelenin yazdığı, niteliğin yerini sayfa sayısının ve satış rakamlarının aldığı, fikrin değil pazarlamanın konuştuğu o dipsiz yayıncılık çöplüğünün temeli işte o gün atıldı. Sözü ucuzlattılar, çoğalttıkça kıymetsizleştirdiler. Sonuç? Kütüphaneler dolusu kitap, sıfır idrak. Düşüncenin fabrikaya düştüğü gün, bilgeliğin cenazesi çoktan kalkmıştı.

Pusulanin icadi

Tarihin en cilalı yalanlarından birine daha geldik: Pusula! Bize ne anlatırlar? Çinliler manyetik taşı keşfetmiş, Avrupalılar almış geliştirmiş; denizciler kaybolmaktan kurtulmuş, "Coğrafi Keşifler" çağı başlamış, dünya birbirine kavuşmuş... Ne kadar şiirsel, ne kadar masum değil mi?

O ibrenin ucu kuzeyi değil, düpedüz kanı, talanı ve küresel sömürüyü gösteriyordu!

Pusuladan önce insan gökyüzüne bakardı. Yıldızları okurdu, rüzgârı dinlerdi, dalganın dilini çözerdi. Denizcilik doğayla girilen mütevazı bir diyalogdu; sınırını bilmekti, haddini aşmamaktı. Pusula ne yaptı? İnsanın doğayla kurduğu o sezgisel ve saygılı bağı kopardı. Avucunun içine yerleştirdiği metal bir iğneye bakarak yön bulacağını sanan insan, doğayı anlama zahmetinden vazgeçti. Gökyüzüyle bağı kopan insanın kibri, boyunu aştı; denizleri bir yol değil, zapt edilecek birer hendek olarak görmeye başladı.

Daha da fenası; pusula dediğiniz alet, tarihin gördüğü en organize ve vahşi yağma hareketinin navigasyon cihazıdır. O ibre titreşmeye başladığı gün, Amerika kıtasındaki kadim uygarlıkların ölüm fermanı imzalandı. Afrika’nın içlerine uzanan köle ticaretinin rotaları pusulayla çizildi. Avrupalı fatihlerin (konkistadorların) ellerinde tuttukları o pusulalar, gittikleri yerlere medeniyet değil; çiçek hastalığı, soykırım ve tüfek tozu taşıdı. Bir kıtayı baştan aşağı soyup soğana çevirirken, gümüş ve altın yüklü kadırgaların Lizbon’a, Sevilla’ya sağ salim dönmesini sağlayan o "kutlu" icattı işte!

"Dünya küçüldü, sınırlar kalktı" teranesi de buradan çıktı. Dünya küçülmedi; sadece güçlülerin zayıfların boğazına sarılma mesafesi kısaldı. Pusula olmasaydı, o doymak bilmez sömürge imparatorlukları kendi sınırları içinde debelenip duracaktı. Yeryüzünün her köşesini parsellenecek birer mülk, yerel halkları ise harita üzerindeki birer köle stoğu haline getiren zihniyet, o küçük kutunun içindeki manyetik iğneden cesaret aldı.

Kısacası pusula, insanın yönünü bulmasını sağlamadı; insanın ahlaki pusulasını tamamen kaybetmesine yol açtı. Doğayı bir tahakküm nesnesine, uzak coğrafyaları birer açık büfe talan alanına çeviren o ibre, aslında insanlığın vicdanını darmadağın eden felaketin ilk işaretçisiydi.

Teleskopun icadi

İşte aydınlanma fetişistlerinin göklere çıkardığı bir diğer "akıl anıtı": Teleskop! Galileo 1609’da Venedik kulesine çıkıp mercekleri göğe çevirdiğinde, bilim tarihçilerine göre insanlık "kainattaki yerini" öğrenmişti. Ay’ın pürüzsüz bir kristal olmadığını, Jüpiter’in uydularını görmüştük; ne büyük aydınlanma, ne muazzam zafer!

Peki kimse sordu mu: O mercekler insanın gözünün önüne konduğunda, insanın ruhundan neyi söküp aldı?

Teleskoptan önce gökyüzü bir sırdı; insanı haddine, küçüklüğüne ve huşuya davet eden bir mana kubbesiydi. İnsan kafasını kaldırıp yıldızlara baktığında sadece parlayan taşlar görmezdi; oraya şiirini, mitolojisini, duasını, ahlaki pusulasını ve varoluşsal anlamını nakşederdi. Gökyüzü insanı terbiye eden bir aynaydı. Teleskop ne yaptı? O esrarengiz sonsuzluğu aldı, iki cam parçasının arasından geçirip soğuk, ruhsuz, mekanik bir ölçüm tablosuna çevirdi. Kainatın büyüsünü bozdu; göğü bir ibadet ve tefekkür mekânı olmaktan çıkarıp, üzerine koordinatlar çizilecek devasa bir tahta parçası haline getirdi.

"İnsanın ufkunu genişletti" derler. Hayır, tam aksine: İnsanı derin bir ontolojik kimsesizliğe, dipsiz bir anlamsızlık çukuruna fırlattı! Kainatın merkezinde olmadığını anlayan modern insan, bunu bir tevazu vesilesi yapamadı; aksine, kozmik bir boşlukta tesadüfen yuvarlanan bir toz zerresi olduğunu fark edince yaşadığı o dehşetli boşluğu, yeryüzünü daha vahşi bir hırsla yağmalayarak bastırmaya çalıştı. Kendi varlığını anlamsızlaştıran insan, hırsını dünyadan çıkardı.

Üstelik teleskopun o "saf bilimsel" geçmişi de koca bir yalandır. Galileo o mercekleri göğe çevirmeden hemen önce, o aleti kime pazarlamaya çalışıyordu biliyor musunuz? Venedik Dükü’ne ve tüccarlara! Ne vaat ediyordu peki? "Ufuktan yaklaşan düşman savaş gemilerini veya korsanları iki saat önceden görebileceksiniz." Yani o mercekler daha ilk günden askeri istihbaratın, deniz aşırı gözetlemenin ve stratejik üstünlük kurmanın bir aparatı olarak bilendi.

Bugün milyarlarca doları uzayın bilmem kaç yüz bin ışık yılı ötesindeki bir gaz bulutunun fotoğrafını çekmeye harcayan bir medeniyet var. Kendi burnunun ucundaki açlığı, sefaleti, yozlaşmayı ve adaletsizliği görmekten aciz; ama üç yüz milyon kilometre ötedeki taşın mineral yapısını ezbere bilen bir körlük!

Teleskop insanın gözünü uzağa dikti dikmesine; ama kendi içindeki dipsiz karanlığı görmesine tamamen engel oldu. İnsanlığı göğe bakarken yerdeki çukurlara düşen, kendi evini yakıp kül ederken komşunun çatısındaki kıvılcımı inceleyen şaşkın bir budalaya çevirdi.

Gözlüğün İcadı

Herkesin pek bir masum, pek bir şefkatli bulduğu o "yardımsever" icada geldik nihayet: Gözlük! 13. yüzyılın sonunda İtalya’da bir rahip ya da cam ustası iki bükey camı burnun üstüne oturttu diye insanlığın görüşü kurtulmuş güya. Kimse de çıkıp demiyor ki: Yahu bu alet, insanın kendi biyolojik sınırlarıyla barışık yaşama kabiliyetine vurulmuş ilk ve en kurnaz protez darbesidir!

Önce şu "bilgiye erişim ömrünü uzattı" yalanını bir kenara koyalım. Doğa insana ne diyordu? "Kırkına, ellisine geldin; yakını görememeye başladıysan artık biraz dur, içe dön, tefekkür et, dünyevi didişmelerden ve satır satır hesap kitap tutmaktan elini eteğini çek." Doğa insanı yavaşlamaya, yaşın getirdiği bilgeliğe ve dinlenmeye çağırıyordu. Gözlük ne yaptı? Yaşlanan, yorulan gözün önüne iki tane cam çakıp insanı mezara kadar çalışmaya, okumaya, yazmaya ve en fenası üretmeye mahkûm etti! Yaşlılığı bir dinlenme ve bilgelik çağı olmaktan çıkarıp, kapitalizmin mezara kadar süren mesai bandına bağlayan ilk prangadır o burun üstündeki çerçeve.

Daha da vahimi, gözlük modern insanın kendi gözünü köreltmesinin en büyük günah paratoneridir. Eskiden insan gözü uzağı tarardı; ovaya bakardı, dağa bakardı, ufuk çizgisini kovalardı. Modern kent hayatı ne yaptı? İnsanı dört duvar arasına tıkadı, burnunun dibindeki kağıtlara, tezgâhlara, sonra da o lanet ekranlara hapsetti. Gözlerimiz bozuldu; çünkü onları doğal ortamından koparıp sentetik bir çukura gömdük. Peki sistem ne yaptı? Bu hastalıklı yaşam tarzını sorgulamak yerine burnumuza iki parça cam taktı: "Hadi bakalım, bozuldukça numarayı büyütür, çalışmaya devam edersin!" Yani gözlük, bizi kör eden hayat tarzının faturasını ödemek yerine, o körlüğü sürdürülebilir kılan sinsi bir susturucudur.

Bir de o entelektüel kibri yok mu! Çerçeveyi burnunun ucuna konduran herkes kendini allame-i cihan sanmaya başladı. Gözlük, düşünen insanın değil; düşündüğünü zanneden, hayatı doğrudan görmek yerine araya her daim yapay bir filtre koymaya alışmış modern insanın zihinsel kataraktının simgesidir.

Burnunun üstündeki cam parçasını silmeden önünü göremeyen insan, kalkmış dünyaya nizam vermeye soyunuyor. Doğal gözüyle gerçeğe bakma cesareti kalmayan, gerçeği ancak parlatılmış bir camın ardından büke büke kabullenebilen bir çağın zavallı miyoplarıyız; hepsi bu!

İcatlar İcadı Neden Açıldı ?

Bu blogu açarken öncelikli hedefimiz, geçmişten günümüze yapılan icatları ve bilim adamlarını tam olarak tanıtabilmek.

Yazacağım yazılarda,alıntılarda icatlar, getirileri, götürüleri yer alacak.

Umarım bilgiye en doğru şekilde ulaşabiliriz...